Mimar Fatmagül Aslaner Gegeoğlu

Kızgın kumlardan serin sulara uzanan bir yaz tatili sonrası yeni öğrenim yılına girdiğimiz şu günlerde, biraz da mimarlık eğitimi üzerinde düşünmek gerektiğine karar vererek bir söyleşi yaptım. Söyleşimin konuğu, lisans ve yüksek lisans eğitimini ODTÜ Mimarlık Fakültesi’nde tamamlamış, bir süre New York’ta mimar olarak çalışmış, daha sonra İstanbul’a dönerek bir yandan kendi mimarlık ofisini açmak, diğer yandan doktorasına devam etmek suretiyle mesleği hem pratik hem teorik açıdan icra eden sevgili Fatmagül Aslaner Gegeoğlu. Bundan sonrasını bizzat kendisinden dinleyelim.

2014’te İTÜ Mimarlık Fakültesi’nden doktoramı verdim. 2007’de Yeditepe Mimarlık Bölümünde Mimari Proje dersleri vermeye başladım. 2012’den beri Kadir Has Üniversitesi İç Mimarlık ve Çevre Tasarımı Fakültesi’nde yarı zamanlı olarak gerek proje gerek kuram derslerinde eğitmenlik yapmaktayım.

Bir taraftan akademik çalışmalarım devam ederken, pratik alanda da bilfiil mimarlık yapmaktaydım. Aslında daha mimarlık eğitimimi tamamlamadan önce kafamı kurcalayan birtakım konular vardı. Daha çok tasarımın sürecine ve mimarlık üretimine dair sorulardı bunlar. “Bir grup insanı alıyorlar, toplumun geneline dair mekan tasarlamak üzere eğitiyorlar, fakat o eğitim sonucunda bu insanların zevkleri, ilgileri, beğenileri toplumun geri kalanından bir anlamda kopuyor” diye düşünürdüm hep.

Bunun sonuçlarını bolca görüyoruz zaten ülkemizde…

Aynen öyle. New York’ta mimarlık yaptığım dönemde, “Çok ihtiyacınız olan ama ihtiyacınız olduğunu fark etmediğiniz tasarımlar” sloganlı bir reklam kafamı iyice karıştırmıştı. Tüketimciliğin en temel özelliklerinden biri. Oysa ki, mimarlık, bir şekilde ihtiyaçlar ve kullanıcıyla bağlantılıydı.

Benim de üzerinde düşündüğüm temel konu, mimarlık pratiğinin günümüzde nasıl işlediği üzerineydi. Bu yüzden de akademik çalışmalarıma bu yönde devam ettim.

Seni eğitimciliğe iten temel dürtü neydi?

Bir konuyu konuştukça ve tartıştıkça beslenirsin. Dolayısıyla verdiğim dersler sadece öğrencilere değil, bana da çok katkı sağlıyor. Hatta belki bana olan katkısı daha bile fazla! Aslında, “öğrenen” ile “öğreten” arasındaki ilişkiyi kurgularsak, avantajlı olan taraf “öğrenendir”, çünkü aslında sınava giren, bir performans göstermesi gereken “öğretendir”. Konuya böyle bakıldığında, gerçekten her seferinde kendimi sınadığım keyifli bir süreç benim için.

Gerçek hayat ile okuldaki teorik hayat arasındaki uçurumdan bahsedelim biraz. Anladığım kadarıyla sen bu uçurumu mümkün olduğu kadar azaltmaya çalışıyorsun.

Daha doğrusu bu uçurumu anlamaya çalışıyoruz. Yani bu uçurumu anlarsak ve anlamlandırırsak, en azından kendi mimari duruşumuzu da buna göre geliştirebileceğimizi düşünüyorum. Özellikle yeni mezunlarla konuşurken “karşımıza çıkan şeylerin okulda anlatılanlarla hiç alakası yok” yorumlarını çok duyarsınız. Bu durumun bence birkaç nedeni var: 1) mimar aslında pek çok aktörün bir araya geldiği bir sürecin tek bir halkası. Hiç bir zaman, hiç bir konuda siz tek başınıza karar veremiyorsunuz. Yatırımcı, kullanıcı ve müşteri her zaman aynı olmayabiliyor, yasal süreçler, diğer uzmanlıklar, grafikerlikten mühendisliğe kadar bir çok meslek dalı bu sürecin içine dahil oluyor. Dolayısıyla, öğrencilikte öngörülemeyen, ciddi bir sosyal meleke gerektiriyor bu meslek; 2) Diğer bir anlamda ise, tek başınasın: mimar olarak bireysel bir duruşun olması da gerekiyor. Ama bu tek başınalık her şeye tek başına, tepeden inme karar vermek anlamına gelmiyor. Bu nüansı anlamak için işin pratiğine girmiş olmak gerekiyor; 3) Tasarım süreci aslında fikirler nesneleştiği an tamamlanıyor. Ustam Şevki Vanlı’nın dediği gibi, “projeyi çizdiğinde, onaylattığında, imzalattığında değil, binayı bitirdiğinde mimar olursun”.

Bir kişinin mimarlık üniversitesinden çıktığı anda sahip olması gereken özellikler ve beceriler neler sence?

Bir taraftan, biraz önce dediğimiz gibi, gerçekten uzlaşmacı olması gerekiyor. Diğer taraftan, nerede taviz vermemesi gerektiğini de bilmesi gerekiyor. Dengeyi kurmak çok önemli. İşin ilginç tarafı, süreçteki diğer tüm aktörler de senden taviz vermemeni ve çizgini korumanı, hatta bir anlamda muhalefet yapmanı bekliyor. Bu da ciddi bir koordinasyon, anlama ve anlaşabilme yeteneği gerektiriyor.

Öyleyse, mimari tecrübe denen şey, karşı karşıya kalınan farklı yaklaşımları ve teknik ayrıntıları, farklı aktörlerin uzmanlık dallarıyla ilgili belirli düzeyde bilgi sahibi olarak bunları harmonize edebilmek anlamına geliyor. Kesinlikle. Mimarlık üretimi, hem çarpışma alanı, hem de bu çarpışmaların uzlaşma alanıdır. Mutlaka çelişkiler oluyor ve aslında çelişkiler süreci belirliyor. Hatta tasarımı besleyen de çelişkilerin ta kendisi oluyor.

Yaratıcılık, bu çelişkilere bulunan uzlaşma noktası mıdır öyleyse?

Aynen öyle. “çeviri yapabilmek” ve kendi durduğunuz noktadan “yorumlamak” da diyebiliriz. Bir de çevirmen rolü üstleniyorsun. Herkesin kendi bakış açısı ve beklentileri var ama bunları dile getiriş biçimleri farklı olabiliyor. O anlamda ayrıca çok dilli olman gerekiyor.

Bir mimarın sahip olması gereken duruşu nasıl tanımlayabilirsin?

Bu duruşun özellikle şu faktörleri içinde barındırması gerekiyor: 1) Anlamlandırma ve farkın-dalık; 2) Sorgulama ve yorumlama; 3) Meslek etiği. Her ne kadar “etik” çetrefil bir kavram da olsa, mekan yalnızca “müşterisine” ait değildir; herkes tarafından tecrübe edilebilir ve bu anlamda toplumsaldır. Mimarlar ile ilgili “başkasının parasıyla kendi egosunu tatmin eden insanlar” şeklinde bir itham duymuşluğum bile var. Ben de öğrencilerime şunu söylüyorum; işte bu duruma düşmemek için bu çatışma alanında uzlaşmayı yakalamak gerekiyor ama duruşunu da sergilemen gerekiyor. Çünkü o duruşu sergilemezsen zaten sana ihtiyaçları olmaz. Sen Amerika’da bu sektörde çalıştın. Mimarlık tarzları, yöntemleri açısından bir karşılaştırma yapabilir misin?

Özüne baktığında, mimarın pozisyonu çok farklı değil. Yeni kıta, konuya çok daha pragmatist yaklaşır diyebilirim. Avrupa, belki de çok fazla badire atlatmış olduğundan, tasarımı çok daha fazla sorgulayabiliyor. “playfulness” yani “oyunculuk” dediğimiz kavram, Amerika’da çok daha belirgin.

Dört yıllık Mimarlık Fakültesi eğitimi yeterli mi sence?

Bir grup en az altı yıl olmalı, der. Bir grup ise, imza atma yetkisinin elde edilebilmesi için aşamalara bölünmeli diyor. Tıp, hukuk ve mimarlık birbirlerine çok benzerler. Hepsi de teori ve pratiğin mutlaka bir arada olmasını gerektiren eğitimler. Dört yıllık eğitim aslında sadece temel teknik bilgileri veriyor, bu anlamda yeterli demek biraz zor.

Sen bir eğitmen olarak neyi becerebilmiş olduğunu gördüğün öğrencileri daha başarılı buluyor ve onlara yüksek not veriyorsun?

Her bir öğrenci ve her bir proje konusu kendi içinde farklı yönlerden değerlendirilebiliyor. Öncelikle, süreçte kendini ne kadar gerçekleştirdiği, ne kadar limitlerini zorladığı, ne kadar pes etmediği önemli. Uzun soluklu, tempolu, her an öğrenmek isteyen taraf öne geçiyor. Cesaret de önemli. Ama cahil cesareti değil; yaptığı her türlü çalışmada ve aldığı her türlü kararda bir gerekçe olmalı, kararının arkasında durabilmeli ve bunu karşı tarafa aktarabilmeli. Neyi savunduğundan çok nasıl savunduğun daha önemli bu meslekte. Karşı tarafı dinleyerek, o çatışma/uzlaşma alanında ve duyarlı hareket eden, cesaretin yıkıcılığını yansıtmayan yapıcı öğrenciler eninde sonunda daha başarılı oluyorlar. Özetle, tüm bunların harmanlanmış olmasını görmek istiyorum diyebilirim.

Bunların ötesinde, her türlü tasarım çalışmasında, insanları düşünmeye zorlayan, kalıpları sorgulatan ve “muhalif” tavırlı bir kıvılcım da olmalı. Bir grup, “yetenek önemli değil, önemli olan azimli çalışma, karşı tarafı dinlemek, analiz yapmak, vs.” der. Hayır. Yetenek çok önemlidir ama geliştirilebilen veya köreltilebilen bir şeydir. Yetenek işte o kıvılcımı verir, kullanmasını bilirsen. Hem size öğretilenleri, hem de sizin kendi düşünüş tarzınızı, kısacası kalıpları sürekli sorgulayarak, yıkmaya çalışarak elde edilen bir özellik bu. Bunda da, bahsettiğimiz o çelişki ve çarpışmalar katalizör etkisi yaratıyorlar. “her isteneni yaptım, oldu işte, her şey herkesi memnun ediyor” dediğiniz bir tasarım sıklıkla yeterli olmuyor. Herkesi memnun etmek zaten pek mümkün olan bir şey değil.

Öğrencilerine verdiğin diğer temel mesajlar neler?

Öncelikle, uzun soluklu, ciddi araştırma, anlamlandırma ve yorumlama gerektiren bir sürecin söz konusu olması. Oturduğum yerde ilham geldi diye bir durum yok. Örneğin, bir çocuk yuvası tasarlarken, bir pedagogla da konuşmak, günlük eğitim akışını öğrenmek, bir çocuğun bakış açısını göz önünde bulundurmak gerekiyor.

Kavramalarına yardımcı olduğumuz en önemli konulardan biri de, mimarlık üretiminin hem bir tasarımı ürününü, hem de bir tasarım sürecini içeriyor olduğu gerçeği. Öğrenciler ile kurduğumuz diyaloglardan, sadece ortaya çıkartılan ürün üzerinden eleştiri yapılarak şekillendirilen eğitimin yeterli olmadığı sonucuna varıyoruz. Bir noktadan sonra o ürüne nasıl vardıklarına dair de konuşmamız gerekiyor. Çünkü bitmiş olan tasarım ürünlerinden değil, tekrar ve tekrar tasarlayacak bireylerden bahsediyoruz. Tasarımcı o ürünü oluştururken nelere dikkat etti, topoğrafyadan mı, tarihten mi referans aldı, sürdürülebilirlik konusuna ne kadar önem verdi, bunları nasıl yorumladı, bir kavramı/yaklaşımı bir “trend” olarak mı, yoksa anlamlandırarak, sorgulayarak mı kullandı… gibi. Örneğin, “minimalist” yaklaşımı ele alalım. İlk ortaya çıktığında, kolay üretilebilir ve uygulanabilir yani ekonomik ve işlevin ön planda tutulduğu bir anlayış olarak öne sürülmüşken, günümüzde bu anlayış dönüştü. Sıfır parmaklık, sıfır korkuluk, bembeyaz lake basamaklar görünüşte minimal olmakla beraber, işlevsellikten çok uzaktır. Düşüp kafanı kırarsın en basitinden. Dolayısıyla anlayış olarak ne kadar minimalisttir? İşte bu sorgulama alışkanlığını öğrenciye aktarabilme-lisin.

Bunların ötesinde, uzmanlığını otorite olarak değil, donanım olarak kabul eden bir yaklaşımı aşılamaya çalışıyoruz. Yani, siz sırf mimarlık fakültesinden mezun oldunuz diye bir insanın evinde nasıl yaşaması gerektiğine, nasıl vakit geçireceğine karar veremezsiniz.

Son zamanlarda bu konulara biri daha eklendi; sadece birtakım bireylere karşı sorumlu değilsiniz, aslında mekan temel bir insan hakkıdır. Dolayısıyla bir anlamda bir etik duruşunuzun da olması gerekiyor. Mekan, kullanıp atacağınız bir eşya değil. Ne sizin şahsi birtakım arzularınızla, ne de sadece orayı kullanacak bireyin istekleriyle şekillenecek bir şey. Aynı zamanda toplumsal bir olgu.

Son olarak, meslek etiği ile bağlantılı olan bir başka konu daha var; ekip çalışması. “Evet, yaratıcılık kişisel, öznel bir durum olabilir ama tasarım pratiği ekip çalışması gerektiriyor” mesajını vermek. “Ben” sözcüğünü olabildiğince az kullanmak gerekiyor. Açıkçası, herhangi bir projesinde ana fikir her ne kadar kendisine ait olursa olsun “biz” demeyen meslektaşlarıma oldukça şüpheli yaklaşıyorum. İşte öğrencilerime temelde bunu öğretmeye çalışıyorum.

 

Yorum Yaz