Mimari Daireler

Mimesis çok yönlü bir kavramdır: görünenin yalanıyla bağıntılı basit bir yeniden üretim eylemidir; gnoseolojik boyutu vardır; bilenle bilinen arasındaki ilişkiyi mümkün kıldığından Yunan dünyasındaki bilme biçimlerini de ilgilendirir; bilmek bir zorunluluk, dolayısıyla kendi başına bir son kabul edildiğinden, bir eylemi içerimler; eyleyenle eylenen arasındaki ilişkinin doğru aracını gösterdiğinden etik bir boyutu vardır ve de kozmolojiye bağlanır, çünkü insandoğa, insanZposmos, insantanrı ilişkisinin anâlogon udur.
Taklit kavramının tüm cepheleri Platon’da mevcuttur. Platon, yatak örneği aracılığıyla mimesise aşağılıyıcı bir değer yükler. Günlük yaşamımızın bu nesnesi üzerine biraz düşünelim. Yatak, düşünülmüş ve inşa edilmiştir. Düşünülmüş olduğu için doğanın içindedir; başka bir ifadeyle, “tanrı tarafından yaratılmıştır diyebiliriz”. İnşa edilmiş bir nesne olduğu için de yaratıcısı marangozdur. Eğer bundan sonra temsil edilecekse, ressamın eseri haline gelir. Düşünen kişi biz projelendiren kişi diyeceğiz Platon tarafından phutourgos terimiyle tarif edilir, inşaatçı ise demiourgös teriimiyle. Yatak inşa etmesini bilmeyip yalnızca onu boyayan ressam ise ancak üçüncü sırada gelir ve mimetes diye adlandırılır.
İdea ile görünüm arasında Platon tarafından koşutlanan antitez ve de görünüm içerisindeki ideanm dönüşümünün değil, ama aldatıcı bir edim haline gelmiş kopyanın reddi açıktır.
Mimesis’in suçsuzluğuna hükmetmek olanaksızdır, ancak Platon’da mimesis’ in pozitif bir boyutu da bulunur. Timaios’ta gerçeklik ideanın bir taklidi gibi düşünülmüştür: zaman, ebediyeti taklit eder; görünen, görünmeyenin mimema’sidir. Esas olarak, tüm kozmogoni mimesis’e bağlanır.

Mimesis, Aristoteles’in Poetika’sının kuruluşunda yapısal bir işlevi yerine getirir. Kozmogonik anlamlarının çoğundan sıyrılır; bu olurken de antropolojik bir bakış açısı edinilir ve eylem, temsiliyet ve bilinçle keyif arasındaki ilişki karşısında yaşanan sorunlarla arasındaki bağlar kabul edilir.
Poetika da şairin adı “mimesis üreten herhangi bir kişi”yi anlatır. Taklit “çocukluktan itibaren insanların doğasında vardır” ve “insan diğer hayvanlardan ayrışır, çünkü doğası son derece taklitçidir ve ilk öğrenilenleri taklit için alır.”
Antik mimesis’in temel sorunu şu soruyla anlatılabilir gibidir: taklide tabi kılınmış nesne ile onu pratiğe geçiren özne arasında bir ilişki var mıdır?
Aristoteles, sorunu eylemle tutku arasındaki ilişkiye genişleterek bu ilişkiyi ele almıştır. Mimetik ilişki ortaya çıkar, çünkü bilmek ve sonuca varmak isteyen bir eylemi ortaya atar. Ortada bir eylem olduğu için “meyilli olmak” şarttır. Bu arzu, arzulanan için “acı çekmeyi” ima eder: eğer “acı çeken” bir arkaplan yoksa, yani arzuların buyurgan varlığı hissedilmiyorsa, seçim yapılamaz ve eyleme geçilemez. Aristoteles şöyle der: “Bir şey güç sahibidir, çünkü başkasının eserine üzülme kapasitesine sahiptir, çünkü başka bir şey onun eseri için üzülebilir.” O halde, eylemin olabilirliği, hasta bir faille eyleyen bir hasta arasındaki ilişkide belirlenir, iyi bir çömlekçi, düzenlenen malzemeyi (causa materialis), malzemenin dönüştürüldüğü form ve figürleri (causa formalis), yapma amacını (causa finalis), kendi kapasitesini veya kabiliyetini (causa efficiens) öngörerek ne yapacağına karar verir. Mimesis’te ilişki, eylemek, acı çekmek ve temsil etmek arasında belirlenir.

Aristotelesçi etik, bir mutçuluk (eudemonismo), mutluluğu amaç edinerek eylemin nedenleri ve sonuçları üzerine yoğunlaşır. Bu etiğin merkezi, eyleyenle eylenen arasındaki ilişkide ve de doğru araçların bu ilişkinin öğeleri arasına yerleştirilmesindedir. “İyi” ve “güzel” eser, eser sahibi kişi eylenen şeyi dinlediği zaman gerçekleşir. Çömlekçi, her zaman ve her ne olursa olsun malzemeyi denemek, phisis’e bağlı kalmak zorundadır.
Téchnai aynı ilişkilerin sonuçlan olarak takdim edilir: modem dünyada kısmen olduğu gibi şeytanî bir tarafları yoktur.
Eyleyen eylenenin doğasını ne kadar çok dinlerse kararı o kadar iyi olur: kille vazo yapılabilir, ama gemi yapılamaz. Eyleyen özne kibirli değil, alçakgönüllü olur. Kararlar cevap verme kapasitesinde olurlar, iradeyi mutlaklaştırmazlar. İnsan kendini adapte ederek doğada edimde bulunur.
Aristoteles’e göre insan tarafından, dolayısıyla mimar tarafından da üretilen her şey her yaratıcı edimin belirlenmiş bir biçimle belirlenmiş bir malzeme arasındaki ilişkiden doğması anlamındaeseri yönlendiren entelektüel yapı olarak düşünülen téchné üzerine kurulur. Malzemelere dair hakikat ve de biçimle işlev arasındaki ilişkinin uyarlanması üzerine temellendirilmiş tüm bir mimarlık estetiği günümüze kadar bu varsayımlar üzerinde yükselecektir.
Taklit konusu mimarlık estetiği açısından ikincil bir konuymuş gibi görünebilir; nitekim, mimann doğada mevcut formları taklit ederek iş gördüğünü düşünmek güçtür. Ağaç dallarından yapılmış o ünlü ezeli kulübe de hiçbir doğal modele ait olmayan bir biçime sahiptir. Gene de, Vitruvius’tan (ve de onun incelediği Helenistik çalışmalardan) 18. yüzyılın sonuna dek, bu paradigma, mimarlığın hem düşünülmesinde hem de yorumlanmasında temel teşkil etti, çünkü Yunanların dünyaya bakışında teknikler mimetik, yani doğaya mecbur olamıyorlardı.

Yorum Yaz

42 + = 47