TASARIMA HÜMANİST DOKUNUŞ: Anna Gili

Doğup büyüdüğü Umbria’yı, burada öğrendiği doğa sevğisini, hümanist bakış açısını ve Rönesans’ın izlerini endüstri tasarımının hemen hemen her alanına taşıyan Anna Gili’yi stüdyo evinde ziyaret ettik.

Bu ayki italyan tasarımcı röportajımızı Milano’da, tasarımın başarılı kadın temsilcilerinden Anna Gili ile gerçekleştirdik. Anna’nın yaratıcı endüstri disiplinlerinde el atmadığı alan neredeyse kalmamış. Kendi deyimiyle bunu gündelik hayatında da kadının çok görevli olan doğasından dolayı yapabilmiş. Çalışmalarında, doğup büyüdüğü Umbria’nın ve burada öğrendiği doğa sevgisinin, hümanist bakış açısının ve Rönesans’ın izlerini görmek mümkün. Hayvanlara olan tutkusunu ise giderek büyüyen, geniş ürün portfolyosuna sahip markası Animalove’la somutlaştırmış. Röportajımızı, Anna’nın objektiflere poz veren iki kedisi eşliğinde, Milano’nun eski bir endüstriyel bölgesinde yer alan; hem stüdyosu, hem de evi olan loft’ta gerçekleştiriyoruz.

Önce sizi tanıyalım ve geçmişe gidelim. Tasarım ve sanat arasında mekik dokuyan yolculuğunuz nasıl başladı?

Çocukluğumda Umbria’da ailemin kazak üretimi yaptığı lokal bir atölye vardı. Burada iki güçlü bakış açısına sahip oldum. Birincisi doğa, çünkü bu atölye doğanın içindeydi ve ikincisi endüstri; çünkü küçük çapta bir üretim tesisiydi. Burada sanayi havasını soludum; çalışan insanlar, kazakların üretimi, üretimin zamanlaması, teknoloji, makine… Babam yıl içerisinde üretim teknolojisiyle ilgili fuarlara giderdi. Kırsal kesimde oynayarak mutlu bir çocukluk geçirdim bir yandan. Bence bu iki bakış açısı doğduğumdan beri beni etkiledi.

Çalışmalarınızda; sanatsal yaklaşımınız, hayvanlara olan tutkunuz, yer yer feminen ögeler ilk göze çarpan detaylar. Felsefenizi anlatır mısınız?

Umbria bölgesinin felsefi anlamını bilmek önemli, çünkü hümanizmin doğduğu Floransa’ya çok yakın. Çalışmalarımdaki hümanist bakış açısı bu bölgenin Rönesans izlerinden kaynaklanıyor. Milano’ya 80’lerde geldiğimde dönemin önemli tasarım merkezleriyle iletişime geçme imkanım oldu. Burada italyan tasarımıyla, sanatsal ve hümanist bakış açımı harmanladım. Bu noktada erkek metodolojisinden tamamen farklı değilim. Bir kadın olarak bakış açım ile farklı alanlarda dolanabiliyorum. Bir işi tek seferde yapan erkekten farklı olarak, kadın; çocuğu, kocası, işi arasında dolanıp pek çok işi bir arada yapabiliyor.

Yani bir kadının günlük hayatında uyguladığı metodolojiyi tasarım felsefenize uyguladınız?

Evet.

Bu farklı alanlar arasında dolaşabilmeyi nasıl yönetiyorsunuz peki?

Kolay değil. Enerji ve zamanınızı buna vermelisiniz. Nasıl aileniz, çocuğunuz olduğunda “Bugün ilgilenmeyeceğim, çalışmak istemiyorum, diyemiyorsunuz, bu da aynı. Bu şekilde oluyor, yoksa kadınlar tarihten siliniyor. Kadınların güçlü kimlikler kurması gerekiyor, köklerini güçlü salması gerekiyor ki kendini kanıtlasın. Bunu şimdi göremiyoruz; çünkü medya kadının gençliği, güzelliği, kimle çalıştığıyla ilgileniyor. Kadın kimliğini

çalışmalarına, yaşamına yansıtmak için güçlü bir kimliğe sahip olmalı. Ancak bu alışagelmedik bakış açısını çalışmanızda sunduğunuzda başkalarının anlaması o kadar kolay olmuyor.

İmzanız haline gelen ‘Animalove’ çalışmalarınızdan bahsedelim. Koleksiyonun çok geniş bir ürün yelpazesi var. Animalove için Memphis’ten Fragile’a pek çok firmayla çalıştınız. Bu çalışmaların özünde zoosemiotics (hayvan göstergebilimi) araştırmalarınız yatıyor. Hayvanların grafiksel işaretleri üzerine çalışırken ve bu çalışmaları ürünleştirirken nasıl bir süreçten geçtiniz?

Köküm doğaya, hümanist bakış açısına dayanıyor. Bu genetik mirası ürünleştirdim. Portrelerle başladım. 1986’da Alchimia’dan Alessandro Guerriero’nın ‘Painting Person’ isimli portresini yaptım. Sonra hayvan portreleri yapmaya başladım. Onları insanlaştırmak çok benzeri olmayan bir tarzdı. Yaptığım ışıklı hayvan portreleri, 1999’da Milano Tasarım Haftasında Noah’s Ark (Nuh’un Gemisi) sergisinde sunuldu. Sonra araştırmamı

ilerlettim. Grafik tasarım çalıştım ve tümdengelimle hayvan figürlerini işaretlere dönüştürdüm. Bu tasarım sürecinde, çalışmanın aynı hayvanı temsil etmesi önemli. Bu çalışmalarda küçük bir çizgiyle bile hayvan hakkında fikir veriyorsunuz.

Cappellini için 1991’de yaptığınız ‘Tonda’ koltuk en ikonik ürünlerinizden.

Domus dergisinin 1000. özel sayısında da italyan tasarımının 100 ikonu arasında. Dergide,

“Pürüzsüz,yalın ve sıcak bir feminen kucaklama,” olarak betimleniyor.

Siz bu ikonik ürününüzü nasıl betimliyorsunuz?

Dergide olduğunu bilmiyordum. Evet, doğru anlatılmış; bir vücut gibi. Tasarım çalışmaya ilk insan vücuduyla bağlantılı sanatsal performanslar yaparak başladım. ‘Tonda’ da nefes alan büyük bir kadını, büyük anneyi anlatıyor ve onun tarafından kucaklanmanın verdiği rahatlık hissini…

‘Wonderloft’ olarak adlandırdığınız tasarım stüdyonuzun iç mimari projesi size ait. Gördüğüm çoğu tasarım stüdyosundan farklı, çok renkli bir ofis…

Küçük çapta da olsa endüstriyel atölye ortamında büyüdüğüm için ofisimin de Milano’nun eski bir endüstriyel bölgesinde bulunmasını seviyorum. Hem romantik, hem de modern bir yanı var. işçi sınıfına ait; burjuva veya aristokrasiye değil… Günümüzde bu tür binalar terk ediliyor ya da yok ediliyor. Yanı sıra bence açık planlı ofiste çalışmak önemli, çünkü insanlarla daha fazla etkileşimdesiniz. Beton gibi hantal malzemeler yerine ahşap mobil elemanlar tercih ettim. Loft’un ortasında, Roman mimarisinde bulunan atrium gibi modern bir avlu var. Bu sayede alt kata da gün ışığı giriyor.

Aşağı kat eviniz aynı zamanda, değil mi?

Evet. Milano’da çok kullanışlı oluyor. Gün içerisinde stüdyoya gel git ile zaman kaybetmiyorum. Benim için bu bir lüks, aynı zamanda bir alışkanlık. Ailemin atölyesi de evimizin hemen yanındaydı.

Ünlü tasarımcı Alberto Alessi Mendi’nin en çok satan tasarımlarından biri olan kadın formlu tirbuşon, Anna Gili’nin adını taşıyor.

Ev ve stüdyomun girişleri farklı. Röportaj yaptığım ilk kadın tasarımcısınız. Şu an Triennale’de, ‘italyan Tasarımındaki Kadınlar’ sergisinde ürünleriniz var. Başarılı bir kadın tasarımcı olmanın zorlukları oldu mu? Sizce bazı sektörlerdeki gibi cinsiyet ayrımcılığı yaşanıyor mu? Evet, kadınlar için çok zor, çünkü proje dili erkek egemenliğinde. Çalışma süreci erkek usulü. Bu nedenle kadınlar kendi hislerini, romantik karakterlerini ifade edemiyor ve bu çok üzücü. işim zor, bu alanda direnç gösterenlerden biriyim; fırsat sahibi bir ülke. Mücevher üretiminde de iyi konumda. Dünyada üretim sanayinin yoğunlaştığı yerlerden biri. Örneğin; Çin çok güçlü bir üretim kapasitesine sahip ve sürekli büyüyor. Belki Türkiye’de de bu durum söz konusu olabilir.

Yakın zamanda göreceğimiz yeni projeleriniz var mı?

Evet, yeni ‘Animalove’ mücevher koleksiyonumuzu geliştiriyoruz ve bu sefer kendi üretimimizi yapacağız.

Bu sorudan belki sıkılmışsınızdır ama tasarımcı olan, olmayan herkesin bildiği Mendini’nin Alessi için

çünkü zorluklara rağmen erkeklerden farklı duruşumu firmalara gösterdim. Başarılı firmalar çalışmak istedikleri konusunda stratejik ve yüzeysel davranıyor. Stratejileri piyasada en fazla kimin ürün sattığına dayanıyor. Kadın veya erkek, kimliğini kaybediyorsun. Bunu küreselleşme getiriyor. Para ve güç yaratıcılıktan daha fazla değer görüyor.

Türkiye’deki tasarım sektörünü yabancı bir göz olarak nasıl değerlendirirsiniz?

Türkiye üretim konusunda gelişmek için tasarladığı ‘Anna G.’ tirbuşonundaki kısa saçlı kadın karakter sizsiniz. Başka başarılı bir tasarımcının, başarılı ürününün ilham kaynağı olmak nasıl hissettiriyor?

Güzel bir his. Komik bir hikayesi var hatta. Alberto Alessi Mendini’nin tirbuşonunu görünce demişti ki, “Bu tirbuşon Anna Gili’ye benziyor. Anna’ya soralım adını Anna Gili koyabilir miyiz?” Ben de “Hayır, lütfen bu benim ismim ama onun yerine beni hatırlatan Anna G. Diyebilirsiniz,” dedim. Çok ilginç ki Alessi’nin en çok satan ürünlerinden.

TASARIMA HÜMANİST DOKUNUŞ: Anna Gili_2.jpgTASARIMA HÜMANİST DOKUNUŞ: Anna Gili_1.jpgTASARIMA HÜMANİST DOKUNUŞ: Anna Gili_3.jpgTASARIMA HÜMANİST DOKUNUŞ: Anna Gili_7.jpgTASARIMA HÜMANİST DOKUNUŞ: Anna Gili_0.jpgTASARIMA HÜMANİST DOKUNUŞ: Anna Gili_5.jpgTASARIMA HÜMANİST DOKUNUŞ: Anna Gili_4.jpg

Yorum Yaz